Sponsor Bağlantılar


Kan Nedir, Kan ve Yapısı, kan yapısı ve görevleri Nelerdir


Sponsor Bağlantı

Kan Nedir, Kan ve Yapısı, kan yapısı ve görevleri Nelerdir Sizlere ayrıntılı Olarak Açıklamak istiyoruz. Sizlerde konuya dair görüşlerinizi yorum kısmından bizlere iletebilirsiniz.

KAN VE YAPISI

Kan; dolaşım sisteminde dolaşarak organizmadaki tüm uzuvlara erişen, onlara metabolizma için ihtiyaç duyulan besin ve oksijeni götüren, onlardan topladığı atık maddeleri boşaltma uzuvlarına (böbrekler, akciğerler, deri) taşıyan canlı sıvı maddedir.

İnsanda takriben 4-5 litre kan bulunur, bu beden ağırlığının %7-8’idir. (İnsan bunun yarısını kaybederse hayatı tehlikeye girer. 2/3 ünü kaybederse yaşayamaz) Kan, plâzma denilen bir sıvı ve çeşitli özellikler gösteren katı cisimlerden oluşur. Plâzma, mineral tuzlar, proteinler, glikoz ve üre içerir. Katı cisimcikler ise üç çeşittir: Eritrositler (alyuvarlar), lökositler (akyuvarlar) ve kan pulcukları (trombositler).

Eritrositlerin sayısı 1 mm3 kanda vasati 4-5 milyondur. Bunlar çekirdeksiz çift dış bükey halkalar biçimindedir. Kana kırmızı rengini veren hemoglobin de eritrositler içinde bulunur. Hemoglobin, içinde demir bulunan bir kırmızı pigment (boyayıcı, renk verici) ile birleşmiş bir proteinden oluşur. Kanın pıhtılaşması, kanda bulunan “fibrinogen-fibrinojen” proteininin “fibrin” haline dönüşmesinden olur.

Balıklar, kuşlar ve sürüngenlerde eritrositlerin her birinin bir çekirdeği vardır. Buna karşılık, memelilerde çekirdek hücreden dışarı atılır. Hücre geliştiği vakit çekirdek kaybolur. Bu vaziyetin gerçek sebebi bilinmemektedir. Ancak, eritrositlerin ömrünün kısalığına (insanda 3 ay) yorulmaktadır. Ölen bu hücreler yerine daimi olarak yenileri gelir. Memelilerin hayatı süresince, kırmızı kemik iliği içinde ara vermeden sürüp giden hücre bölümleriyle yeni eritrositler oluşur. Eskiyen eritrositler dalak ve karaciğerdeki kimi hücreler tarafından tahrip edilir ve vücuttan dışarı atılır. Aşırı çalışma, heyecan ve yaralanmaya kapı aralayan sarsıntılar, eritrositlerin artmasına taban hazırlar. Akyuvar isimi verilen lökositler, eritrositlerle beraber kan hücrelerini alana getirirler.

Lökositler; vücuda giren canlı cansız her çeşit yabancı maddeyi tanımak ve onlarla savaşmak için görev yaparlar. Bir bölümü direk mikroplarla savaşırken, başka bir bölümü yabancı molekülleri ve mikropları tanıyarak sistemi uyarır, diğerleri de mikropla savaşmak üzere antikor tecrübe et spesifik proteinleri üretir. Lökositlerin sayısı daha az olup 1 mm3 kanda 7-8 bin civarındadır. Lökositler tek çekirdekli ve çok çekirdekli olarak iki gruba ayrılır. Lenfositler tekçekirdekliler arasında bulunur. Çokçekirdekliler; nötrafiller, bazofiller ve eozinofiller olarak üçe ayrılırlar. Kan pulcuklarının sayısı 1 mm3 kanda 200-400 bin arasındadır. Lökositlerin hayat müddeti değişiktir. 48 – 72 saat ile hayat boyu canlı kalabilirler. Çekirdeksiz olan bu küçük öğeler kanın pıhtılaşmasında rol oynarlar.

Kanın, damar dışına çıktığında pıhtılaşma özelliği vardır. Bu vaziyet, plazmada erimiş olarak bulunan fibrinojen maddesinin özel bir ferment ile fibrin haline geçerek erimez bir hale gelmesinden ileri gelir. Kanın damar dışında olmasıyla medyana gelen bu fermentiakyuvarlar kana salarlar.

Trombositler; bir yaralanma halinde yaralanan bölgeyi ilk onarma ve bu bölgede pıhtı oluşması için bir dizi olayı başlatma görevi olan hücrelerdir. Bu hücrelerin hayat müddetleri 7-9 gündür.

Görüldüğü gibi kan hücreleri kemik iliğinde sürekli olarak yapılan, yaşayan ve can veren hücrelerdir. Bir bakıma kan hücreleri sürekli olarak yenilenen hücrelerdir. Kemik iliği ise sürekli olarak çalışan ve gereksinime uygun miktarda hücre üreten bir fabrikadır. İnsan vücudunda 70 ml / kilogram kadar kan vardır (70 kg ağırlıkta biri için yaklaşık 5 litre). Bu kanın % 35-40 kadarı hücresel personellerden oluşmuştur.

Kan, hücrelerden ve “plazma “ isimi verilen bir sıvıdan oluşmuştur. Hücreler alyuvarlar (kırmızı kan hücreleri), akyuvarlar (beyaz kan hücreleri) ve trombositlerdir. Hücrelerin % 99’undan fazlasını alyuvarlar oluşturur. Alyuvarlar kanın oksijen taşıyan hücreleridir. Akyuvarlar vücudu enfeksiyonlara ve kansere karşı savunan hücrelerdir. Trombositler ise kanın pıhtılaşmasında görev alırlar. Şayet kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrılır. Hücreler daha ağır oldukları için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalır. Kan, içi heparin ile sıvanmış “mikropipet” denilen küçük tüplerde santrifüj edilir. Bu tüpün en alttaki bölümünde alyuvarlar toplanır, bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde akyuvarlar bulunur, en üstte ise plazma bulunur. Hematokrit, alyuvarların oluşturduğu kan hacminin toplam kan hacmine oranıdır. Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir, alyuvarlar en altta toplanır, onun üstünde akyuvar ve trombositlerin oluşturduğu çok ince bir tabaka oluşur, en üstte ise plazma isimi verilen açık saman sarısı-beyaz renkte sıvı toplanır. Hematokriti hesaplamak için alyuvarlarla dolu olan tüpün uzunluğu kanla dolu tüpün uzunluğuna ayrılıp, çıkan netice 100 ile çarpılır. Hematokrit pipetinde alyuvarlar 36 mm lik bir sütun oluştururken, akyuvar ve trombositler beraber takriben 1-2 mm’lik bir sütun oluşturmalarının sebebi, bu hücrelerin sayılarından kaynaklanmaktadır. 1 mm3 kanda 4,6-6,2 milyon alyuvar varken, 5.000-10.000 akyuvar ve 200.000-400.000 trombosit vardır. Natürel olarak, sayıca fazla olan alyuvarlar hematokrit pipetinde daha uzun bir sütun oluşturacaklardır. Hematokrit oranı erkeklerde % 40-50 arasında değişirken, bu oran kadınlarda % 35-45 arasında değişir. Erkeklerde hematokrit oranının yüksek olmasının sebebi, erkeklerdeki toplam kan hücresi sayısının kadınlarınkinden daha fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Erkeklerde 1 mm3 kanda vasati 5,1-5,8 milyon kan hücresi varken kadınlarda 1 mm3 kanda 4,3-5,2 milyon kan hücresi vardır. Alyuvarların sayısının azaldığı vaziyetlere kansızlık (kansızlık) denirken, alyuvar sayısının arttığı vaziyetlere ise polisitemi denir. Plazma kanın sıvı bölümüdür, su içinde çözünmüş çok sayıda organik ve inorganik maddelerden oluşur. Bu maddelerden en ehemmiyetlisi proteinlerdir. Proteinler plazmanın toplam ağırlığının takriben yüzde 7 sini oluşturur. Plazma proteinleri 3 ana gruba ayrılır. Bunlar, albüminler, globülinler ve fibrinojendir. Bu proteinlerin kandaki konsantrasyonu, sırasıyla 4,5 g/100mL, 2,5 g/100 mL ve 0,3 g/100mL dir. Proteinler içinde miktar olarak en fazla olan albüminlerdir. Bu proteinler, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmadan ayrılmazlar. Hücreler kendi proteinlerini yapmak için plazma amino asitlerini kullanırlar ancak asla plazma proteinlerini kullanmazlar. Plazma proteinleri plazmanın içinde veyahut interstisiyel sıvıda fonksiyon yaparlar. Hasılı, plazma proteinleri, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmayı ayrılmazlar. Şayet kanın pıhtılaşmasına müsaade edilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya plazma değil serum denir. Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma konusunda diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur. Matematik yöntem olarak dile getirmek gerekirse

Plazma – Fibrinojen = Serum diyebiliriz.

KAN HÜCRELERİ (ALYUVARLAR)

Alyuvarlar bikonkav disk şeklinde yapılardır. Başka bir deyişle her iki tarafından basık daire şeklindedirler. 7 mm çapındadırlar. Alyuvarların yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir. Alyuvarların hücre zarı kişiden kişiye değişen özel proteinler içerir, bu proteinler sayesinde kan, A, B, O dediğimiz kan gruplarına ayrılır. Alyuvarlar hemoglobin denilen ve alyuvar ağırlığının üçte birini oluşturan bir protein içerirler. Bu proteinin görevi O2 taşımaktır, oksijenin takriben % 99’u hemoglobin ile taşınır, geri kalan % 1’lik bölüm ise kanda çözünmüş olarak taşınır. Hemoglobin proteini 4 adet hem ve 4 adet polipeptid zincirinden oluşur. Bu polipeptid zincirlerini ikisi a diğer ikisi ise b zincirinden oluşmuştur. Her bir hem grubu bir adet polipeptid zinciri üzerinde bulunur. Oksijeni bağlayan hem grubudur, her hem grubu bir molekül oksijen bağlar, dolayısı ile bir hemoglobin 4 adet oksijen molekülü bağlayabilir. Dört adet O2 bağlayan hemoglobin tümüyle doymuştur, başka bir deyişle artık bir beşinci O2 molekülünü bağlayamaz, buna oksihemoglobin denir. Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir. Oksihemoglobin bağladığı 4 adet O2 molekülünden bir veya daha fazlasını kaybederse, o zaman deoksihemoglobin ismini alır. Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir. Venöz kan arteryel kandan daha fazla deoksihemoglobin içerdiği için daha koyu renktedir. Hemoglobine hiç O2 molekülü bağlı değilse ilk O2 molekülünün bağlanması daha zordur, şayet hemoglobin 2 yada 3 O2 molekülü bağlandıysa 3. Veya 4. O2 molekülünün hemoglobine bağlanması daha kolaydır, buna allosterik tesir denir. Bu etkinin sonucu olarak oksijen basıncının artmasıyla hemoglobinin oksijen bağlaması “S” şeklinde ya da “sigmoid” şeklinde artar. Parsiyel oksijen basıncı ile hemoglobin bağlanması arasındaki bu ilişki “oksihemoglobin disosasyon eğrisi” ile gösterilir. Oksijen taşıma kapasitesi belirli bir hacimdeki kanın içerdiği O2 hacmidir. Bu kapasite etkin hemoglobin konsantrasyonuna bağlıdır. Taşıma kapasitesi anemide azalır. Aneminin tipine bağlı olarak, bu kapasite, ya eritrositlerin sayısının azalmasından, ya da, yetersiz veya anormal hemoglobin yapımından kaynaklanır. Kemik iliğinden ayrılan immatür (tam gelişmemiş) eritrosit, çekirdeği olduğu için ayrılma becerinine sahiptir, fakat daha hiç hemoglobin içermez. Gelişme devam ederken eritrosit çekirdeğini kaybeder ve içerdiği hemoglobin miktarı artar. Gelişme bitirdiği zaman, eritrosit çekirdek de dâhil tüm organellerini kaybeder. Eritrositlerin çekirdek ve organelleri olmadığı için ne ayrılabilirler ne de yaşamlarını uzun müddet devam ettirebilirler. Eritrositlerin yaşam süresi 120 gündür. Eritrositlerin yapımı için aminoasit, lipid, karbonhidrat gibi alışılmış olan besin maddelerinin yanı sıra, ek olarak demir, folik asit ve B12 vitamini de koşuldur.
Bu maddelerden demir olmadığı zaman, eritrositler normalden daha küçük olur ve görevlerini tam yapamazlar, bu duruma demir eksikliği anemisi denir. Folik asit ve B12 eksikliğinde ise eritrositler normalden daha büyük olur ve yeniden görevlerini tam olarak yapamazlar, bu vaziyete da megaloblastik kansızlık denir. Kansızlık, normal hemoglobine sahip alyuvarların toplam sayısının azalmasından, veyahut alyuvarın içindeki hemoglobinin konsantrasyonunun azalmasından, veyahut her ikisinin beraber olması neticesi ortaya çıkan hastalık vaziyetidir. Diette demir, B12 vitamini veya folik asit eksikliği; kemik iliğinin kanser veyahut toksik maddelerle bozulması, yada aşırı kan kaybı, böbrek hastalıklarında eritropietin eksikliği, yada alyuvarların şekil bozukluğundan dolayı aşırı yıkılması.

LÖKOSITLER

Bir damla kanı uygun bir boya ile boyayıp mikroskop altında incelediğimiz vakit çeşitli tiplerde akyuvar görülür. Akyuvarlar yapılarına ve çeşitli boyalara karşı olan afinitelerine göre sınıflandırılırlar. Buna göre akyuvarlar 3 gruba ayrılırlar.

1. Polimorfonükler granülositler

a) Nötrofiller

b) Eozinofiller

...

c) Bazofiller

2. Monositler

3. Lenfositler

Polimorfonükleer granülositlerin nükleusları çok lobludur ve sitoplâzmalarında çok sayıda granül bulunur. Bu gruptaki hücrelerin bazılarının granülleri “eozin” isimli boyayı meblağlar. Bu hücrelere eozinofil denir. Bir diğer grup bazik boyaları meblağ, bu yüzden bu gruba bazofil denir. Bir başka grup ise boyalara özel bir afinite göstermez, bu gruba da nötrofil denir. Monositler granülositlerden biraz daha büyüktür ve at nalına benzeyen tek parçalı bir nükleusları vardır, sitoplâzmaları da daha azdır. Lenfositler en az sitoplâzma içeren gruptur, monositler gibi tek parça ve büyük çekirdek içerirler. Lökositlerin hepsi kemik iliğinde yapılırlar, ancak daha sonraki gelişmelerini kemik iliği dışında bitirirler.

TROMBOSITLER

Trombositler çok sayıda granül içeren renksiz hücre parçalarıdır. Megakaryosit denilen kemik iliğinin büyük hücrelerinin parçalarından oluşur. Bu megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince trombosit ismini alırlar. Hemostazın sağlanmasında yani kanamanın durdurulmasında ehemmiyetlidirler. Trombositler bir yüzeye yapışma eğilimindedirler, fakat kan damarlarının içini döşeyen normal endotel hücrelerine yapışmazlar. Ancak damarın içindeki endotel bir şekilde hasar görürde altındaki bağ dokusu (kollajen) açığa çıkarsa, trombositler kollajene bağlanır. Bu bağlanma trombositlerin granüllerdeki muhtevası ortama boşaltmalarına sebeb olur. Ortama boşalan bu maddelerden biri olan ADP trombositlerin yüzeyinde birtakım değişikliklerin başlamasına kapı aralar ve yeni gelen trombositler de bu trombositlere bağlanarak trombosit agregasyonu denilen olaya yol açarlar. Hızla ilerleyen bu olay damarın içinde trombosit tıkacının oluşmasını sağlar. Endotel hücreleri tarafından salgılanan bir protein olan von Willebrand etkeni (vWF) trombositlerin hasarlı damar duvarına tutunmasını kolaylaştırır. VWF önce kollajene bağlanır ve trombositin kollajene bağlanmasını sağlar. Koagülasyon için trombosit agregasyonu koşul olduğu için von Willebrand etkeni eksikliği veyahut bozukluğunda koagülasyon bozuklukları görülür. Bu etkenin eksikliğinden meydana gelen hastalığa von Willebrand hastalığı denir. Trombositlerin kollajene bağlanması, trombosit hücre zarındaki araşidonik asidin tromboksan A2 ye dönmesine kapı aralar. Bu madde trombosit agregasyonu uyardığı gibi, trombosit granüllerinden diğer maddelerin de salınmasına kapı aralar. Trombosit tıkacı kan damarındaki sızıntıyı tümüyle önler ve bu tıkaç kontraksiyon ile daha da kuvvetlenir. Trombositler yüksek oranda kontraktil protein içerirler. Kontraksiyon trombosit tıkacının sıkışarak daha kuvvetli hale gelmesini sağlar. Bu olaylar olurken bu arada hasarlı damar duvarındaki düz adaleler da adaleyerek o bölgeye gelen kan miktarını azaltır, dolayısı ile o bölgedeki kan basıncını azaltır. Trombosit tıkacı yalnızca hasarlı bölgede olur ve oradan dağılmaz. Bunu nedeni damar duvarının prostasiklin de denilen PGI2 isimli bir madde sentez etmesidir. PGI2 kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörüdür.

Kanın Çeşitli İşlevleri Vardır:

Solunum işlevi: Oksijeni akciğerlerden dokulara, dokulardaki susuz karbonu da dışarı atmak üzere akciğere taşımasıdır.

Beslenme İşlevi: Sindirim nihayetinde bağırsağın emdiği ya da organizmanın kendiliğinden yaptığı besleyici maddeleri hücrelere eriştirmesidir.

Boşaltım İşlevi: Hücresel metabolizma sonucu açığa çıkan artıkların, boşaltım uzuvlarına gitmesini sağlamasıdır.

Savunma ve Savunma İşlevi: İçinde bulunan bir hayli hücre ile enfeksiyonlara karşı savaşımda ve bağışıklık reaksiyonmalarında rol oynamasıdır.

Beden Sıvısı Balansını Sağlama İşlevi: Organizma tarafından salgılanan hormon, enzim vb. maddelerin metabolizma reaksiyonlarında ve bireşim olaylarında biyokatalizörler gibi seçici olarak araya girmesini sağlamasıdır.

Sıcaklık Tertip etme İşlevi: Derin dokulardaki ısı ve suyu bedenin yüzeyine doğru taşıyarak tesirsiz kılmasıdır.

Ayrı olarak; sıvı-mineral ve kimyevi balansı sağlama, tansiyon tertip etme işlevleri vardır.

BİBLİYOGRAFİ

Alan Larousse

Büyük Larousse

Temel Brittanica

 Bilgi Yuvası & Sağlık ve Genel Kültüre Dair Bilgileri Sunar.


Bir önceki Makalemiz olan Ağız Boğaz ve Diş Eti Sağlığı İle İlgili Problemler Tedavi Yöntemleri başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Nasıl Buldular: globulin düşüklüğü nedenlerikanın yapısı nedirkanın yapısı ve işlevlerikizlik zarindan gelen pihtilanmis kan nedirpil yuvası anlamı

Kan Nedir, Kan ve Yapısı, kan yapısı ve görevleri Nelerdir SerdarHan tarafından 26 Aralık 2013 tarihinde , Sağlık Bilgileri kategorisine eklenmiştir.
Sponsor Bağlantı
    yeni 10
Benzer Konular
Kan Nedir, Kan ve Yapısı, kan yapısı ve görevleri Nelerdir isimli bu konuyu ;
Google'de Ara
BlogSearch'te Ara
Buzzzy'de Ara
Twitter'da Ara
Bing'te Ara
İletişim

Sende Yorum Yaz

YORUM YAZMAK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAPMALISINIZ.

Facebook Grubumuza Katılın!